Biz söyleriz,başkalarına kalır kelimeler…1
–"Seyyar satıcıların çoktan terkettiği, sokak lambalarının kerhen aydınlattığı bir sokakta, kendiyle barışık bir hüznün içinde boğulup giden bir eve konuk olacağız bu gece." dedi anlatıcı…
Evin içindeki iki adam saatlerdir süren yağmura, yıllardır süren zamana ve televizyonun insanları hiçbir şey düşünmeden görmeye alıştıran tatlı gürültüsüne hiç mi hiç aldırmadan, soluk renkli kanepeler üzerinde, o kanepeleri yıllar önce kimbilir hangi talaş kokulu dükkânda kimbilir kaç saatte yapan gözlüklü marangozun hayatı boyunca düşünemeyeceği konular hakkında, hararetli bir biçimde konuşuyorlardı. Buzdolabının soğuğundan mı kaloriferin sıcağından mı geldiği bilinmez bir rüzgâr doldurdu odayı. Suskun perdeler biraz kımıldadı ama eski mobilyalar, en yaşlı ve en saygıdeğer olmanın verdiği gururla, bir milim bile oynamadılar yerlerinden. Hain bir küllük gülümsedi sinsice ve sonra, tek ortak noktaları hep televizyondaki cadılar geçidini seyrederken ekrandan fırlayan kırık dişli bir cadının onları canlı varlıklara dönüştürmesini düşlemek olan, eşyaların bu ancak pek dikkâtli gözler tarafından farkedilebilen hareketleri yerini koyu bir sessizliğe bıraktı.
–"Küçükken bir tren görürdüm rüyamda. Nereden geldiğini herkesin bildiği ama nereye gittiği meçhul bir tren. Amerikan kovboy filmlerinde ikide bir soyulan trenlerden çok, uzak bir kentte öğretmenlik yapan sevgilisini görmeye giden kahramanımızın elinde bir buket çiçekle bindiği trenleri andıran ve pencerelerinin parmaklıkları işinin ehli bir casusun gece sınırı geçtikten sonra rahatlıkla atlayabileceği genişlikte düzenlenen trenin içi bir sürü asık suratlı ölümlüyle ve en az onlar kadar canlı ama ölümsüz bir sessizlikle doluydu.Yataklı vagonlarda yatay vaziyet alıp tavanı gözetleyen bu suratlar, geri kalan vagonlarda ise koltuklarında oturuyorlar ve bana, bize, uçsuz bucaksız çayırları ve kimbilir nerelere giden trenleriyle birlikte dışardaki dünyaya, düşlerimin hiç karşılaşmadığım arka bahçesine doğru bakıyorlardı. İşte bu bakıştı benim anlayamadığım. İşte bu dünyaya benzemeyen düşlerimin dünyasına, yine bu dünyanın insanlarına hiç benzemeyen, veya öyle sandığım, düşlerimin insanlarının fırlattığı lanet olası bakıştı bir türlü kendime yediremediğim…
Sonraları bu bakışta; bir çocuğun rüyalarında yaşamanın, çocuk gözlerini açtığında bir daha geri gelip gelemeyeceğini bile bilmeden yok olmanın ve çocuk, paşa gönlü ister de, yeniden uykuya dalarsa hazırlıksız yakalanmamak için devamlı hazırolda beklemenin verdiği keder ve öfkeyi keşfettim. Ve acımaya başladım onlara. Hayır,hayır. Yağmurlu sokakların vazgeçilmez hüzün kaynağı ıslak ve zavallı kedileri ya da boyundan büyük bir çuvalın altında iki büklüm olmuş hamalları gördüğümüzde hissettiğimiz türden kuru bir acıma değil, daha çok,ancak hayal edebileceğimiz bir dünyada yaşamaya eskiden beri alışmış birtakım garip insanlara duyulan saygıyla karışık nazik bir acımaydı bu. " Acaba ben öldüğümde beni de bir rüyanın içine tıkacaklar mı? " diye düşünüp düşünmediğimi hatırlamasam da artık daha seyrek görmeye başladığım o insanlara karşı daha anlayışlı olmaya, sözgelimi ben çayırda uykumun son demlerini yaşayıp uyanmaya hazırlanırken onlar önümden geçtiklerinde el sallamaya, başladığımı çok iyi hatırlıyorum. Bir süre sonra da çekip gitti o tren düşlerimden. Artık geceleri sadece garip bir renk yumağı görüyordum, belirsiz sesler, uğultular. Bazen yalnız ben kan ter içinde uyanıyordum, bazen de attığım bir çığlıkla annemi de uyandırıyordum.
Böyle bir karmaşayla geçen altı aydan sonra bir gece kendimi hiç bilmediğim bir yerde buldum. Havada olması gerektiğinden daha tanıdık bir keder ve olması gerektiğinden daha gürültülü bir sessizlik kol geziyordu. Tam, çevremdeki herkesin her şeyin ve her saniyenin üzerine sinmiş olan bu korkutucu sessizliği nereden hatırladığımı düşünecektim ki korkuyla irkildim. Burası orasıydı işte! Trenin içi! O an bunun ölümle veya insanların soğuk (hatta belki de karlı) ramazan akşamlarında işten eve dönerken onca açlıklarına rağmen mutlu ve huzurlu hissetmelerini sağlayan inançla hiçbir ilişkisi olmadığını, sadece ve sadece büyümekle, büyümekle ve çevrenin senden artık daha büyük başarılar, daha önemli sorumluluklar ve daha ciddi davranışlar beklemeye başlamasıyla bağlantılı olduğunu anladım. Ama iş işten geçmişti, artık ben de o trendeydim. Ben de o asık suratlardan biri olacaktım. Ben de bakacaktım dışarıya, onların baktığı gibi. Ben de anlayamayacaktım rüzgârın yön değiştirdiğini. Ben de yok olup gidecektim o hayali sessizlikte, belki de hiç kimsenin var olamayacağı kadar…"
–" Peki sonra? " diye sordu, hikâyenin başından beri okuyucunun merak ettiği ikinci adam, " Peki sonra ne oldu? "
–" Hiçbirşey!.. Çünkü önemsemedim ben öyle herşeyi ve biraz da küçümsediğimden o rüyayı, yukardakiler bana kızmış olacak ki kendi kaderimi yazma ve onu büyük bir ustalıkla ama yine de bir adım sonra ne olacağını merak ederek oynama işini (Yaşlı bir yazar " hayatın özü " demişti buna, yıllar önce) bana bırakıp hayatımdan ellerini çektiler. Ne herkesin başına gelen,iyilik edenlerin hep hayatlarını borçlu oldukları, o güzel rastlantıları, ne de onların beyaz elbiseler giymiş,kimine göre kutsal kimine göreyse aşağılık, yaratıcılarını görmedim geri kalan hayatımda. Ve artık daha az inanıyorum rüyalara ve içinde tren olan masallara…"
– İyi ama nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
– Neye?
– " O trende olmadığına. O rüyanın seni yanılttığına ve rastlantıları yaratan şeylerin sana dargın olduğuna. Kafanı kaldır ve bak dışarıya, yaşadığın kente! O kent senin çocukluğundaki kent
mi? En yakın istasyona git ve bak bakalım yanında çayır var mı? Ya da bir zahmet bakıver demiryolları yıllığına ve bulmaya çalış otuz yıl önce rüyalarında gördüğün treni. Hayır dostum, hayır. Ne
yaşadığın kent aynı, ne uzandığın çayırlar, ne de düşlediğin trenler. Hepsi değişti zamanın usta ellerinde, sabırla. Ama o tren hiç kaybolmadı düşlerimizden. Çünkü o sadece bir semboldü. Neler düşlediğimizi daha iyi anlayabilmemizi sağlayan bir işaret, kendi hayatımızın dışından bize bütün parolaları söyleyen, bütün ipuçlarını veren bir yol gösterici, eli kanlı bir öğretmen.
Gerçekten de ilginç şeylerdir rüyalar. Gördüğünü anlamaya başlayana kadar gözleri, dikkâtle dinlemeye başlayana kadar kulakları olurlar küçük bir çocuğun. Ve yavaş yavaş yoklarlar bilinçaltını. Birçoğumuzun fobileri bu beklenmedik bilinçaltı ziyaretlerinin istenmeyen birer sonucudur sadece. Ve birçoğumuzun aklına bile gelmez böylesi basit bir neden..."
İkinci Bölüm