Seyircisi ve yönetmeni belli olmayan bir film…
Film başlar. Önce sarı saçlı bir kadın gelir görüntüye. Sonra eski bir pikap. Kamera gitgide yakınlaşır. Bir ses duyulur pikaptan gelen cızırtıların arasından. Genç bir kadın şarkı söylemektedir. Kamera hareket etmez şarkı bitene dek.
Böylece; başka ülkelerdeki başka hayatların karanlık salondaki aydınlık perde üzerine yansıyan gölgelerini izleyen ve bu hayatlarla kendi hayalleri arasında bir bağlantı kurup şu soğuk cumartesi öğleden sonrasında mutlu olmaya çalışan insanlar bir an için perdedeki hayattan sıyrılıp kendi hayalleriyle buluşma fırsatı bulurlar. Gözler uzağa dalar, bakışlar hiç olmayan bir şeyi aramanın verdiği rahatlık ve boşlukla aynı noktaya yönelir.
Ama kısa sürer bu buluşma. Şarkı biter, kamera yeniden hareket etmeye başlar…
Aradan epeyce uzun bir süre geçtikten – uçaklar havada infilak ettikten, arabalar birbiri ardına uçuruma yuvarlandıktan, yüzlerindeki kederin sahteliğini gözleriyle dışa vuran aktörler sırayla birbirlerini öldürdükten ve sarı saçlı kadın kimliği belirsiz bir adamla öpüştükten – sonra perdeye düşen yazılar, yabancı bir dilde yazılmış olmalarına rağmen, hayatın her şeye rağmen devam ettiğini hatırlatır onlara. Müzik susar, film biter, kadın ölür, ışıklar yanar…
Tozlu lambaların aydınlattığı merdivenlerden inip sokağa çıktıklarında bir matkap sesi duyulur doğalgaz çukurunun yanında. Kadının söylediği şarkı gelir akıllarına. Binyılların verdiği deneyimle hayat, yine galip gelmiştir masum hayallere. Sessizce eve dönerler…